Wingman’le zaman makinesine binmeye ne dersiniz?
Bu ay Wingman ekibi olarak 90’larda bulduk kendimizi. Ortalık “90’larda çocuk olmak”, “90’larda genç olmak”, “90’larda emekli olmak”, “90’larda çay demlemek” gibi sloganlardan geçilmezken biz de 90’larda taraf seçmeye değinelim dedik. Aklımıza takılan yegane soruyu sorduk. Tiki miydi, rocker mıydı?
Rocker kısmında, Türkiye’de rock denilince akıllara ilk gelen isimle, yani rock dünyasının yegane emekçisi Güven Erkin Erkal’la röportaj yaptık. Tiki söz konusu olduğunda da günümüzün en tiki şarkıcısı Kendi’yle görüştük. Gerçek Kesit’in efsane karakter oyuncusu Sarı Bıyık Cahit Kaşıkçılar’la sohbet ettik.
Guitar Hero ile Dj Hero’yu kapıştırdık, tiki oyuncaklarına imrendik, DJ David Guetta ile Megadeth’in ilk albümlerini karşılaştırdık. 80’lerde ve 90’larda tek bir hit’le ortalığı sarsan sanatçılara göz attık, en seksi 10 rocker hatunu seçtik.
Dean Koontz’un Odd Thomas ve Nick Cave’in Bunny Munro’nun Ölümü isimli kitaplarını okuduk, sinemaları kasıp kavuran Nefes’i ve sinemalara uğramayan Trick ‘r Treat’i izledik, sinemayla terapi olabileceğini öğrendik, en tehlikeli soundtrack’leri dinledik, ülkeleri karıştırmış 7 skandalı araştırdık, evliliğe Nisan Parmaksız yorumu getirdik, antivirüsleri inceledik, kadınlarla virüslerin benzerliğini fark ettik, Microlight Uçuş yaptık, küreselleşme üzerine kafa patlattık, ayakkabı alışverişinin püf noktalarını araştırdık, futbol ile parayı ilişkilendirdik, kendinden dopingli 5 sporcuyu sıraladık, Pilates’in delikanlıyı bozmadığına karar verdik, Cemal Reşit Rey’de müzik dinledik.
Biz çok eğlendik bu ay. Biraz da bencilce seçtiğimiz konularımız ve konuklarımız umarım sizi de bizi eğlendirdiği
kadar eğlendirir.
guven erkin erkal,dj david guetta,megadeth, seksi rocker,nick cave bunny munro,dean koontz odd thomas,antivirusler, microlight ucus,kuresellesme, futbol para, cemal resit rey,nefes,wingman,sexy girls,online erkek dergisi,mens magazine,fitness
Yolların Eskimeyen Böceği: Vosvos
İnsan hayatında otomobilin geniş bir yer tuttuğunu bilmeyen yok. Herkesin tercihi çeşitli nedenlere bağlı olarak değişkenlik göstermekte. Gerek ekonomik, gerek konfor, gerekse görünüm ve performans, herkesin tercihini büyük ölçüde etkileyen faktörlerden başlıcaları.
Ancak bazı otomobiller bu nedenler olmasa da tutkuyla bağlanılan bir halde vazgeçilmez oluyorlar. Bu arabalara en iyi örneklerden birisi de Volkswagen Beetle. Türkiye’de kullanılan ve birçok kişi tarafından bilinen adıyla Vosvos ya da Kaplumbağa…
Alman otomobil üreticisi Volkswagen’in 1938’de ürettiği ekonomik otomobil modeli olan Vosvos, 21,5 milyon (21.529.464. adet) ile dünyanın en çok satan modeli. Üretildiği 1938 yılında fiyatı 990 RM (Eski Alman para birimi) olan aracın ana hatlarının tasarımı Hitler’in isteği üzerine Ferdinand Porsche tarafından yapıldı; ancak Ferdinand Porsche'nin orijinal tasarımı üretime geçmiş halinden daha basit. Onu üretim haline kavuşturan detayları ise Adolf Hitler tasarladı. 1131-1584 CC Lik 4 zamanlı Otto motoru, 18Kw 40 beygirlik güç üretmekte. 1974 yılına kadar Almanya'da üretildi; daha sonra üretim Meksika ve Brezilya’da 2003 yılının sonuna kadar devam etti. 2003’ten sonra yerine VW Golf üretilmeye başlandı. Ağırlığı 730-900 kg. Direksiyonunda bulunan köpek resminin sahibine köpek kadar sadık olduğunu belirtmek için konulduğuna dair bir şehir efsanesi mevcut. Ayrıca Ateş Böceği Herbie adıyla bir film serisine (1969-2003) konu oldu. (altı adet sinema, bir adet TV filmi).
Dünya tarihinin bir dönemine damgasını vurmuş bu otomobil, günümüzde hala bazı insanlar için otomobil söz konusu olduğunda diğer otomobillerden çok daha çekici olmaya devam ediyor. Ülkemizde ve dünyada Vosvos sevenler tarafından kurulmuş olan Vosvos dernekleri, klüpler, vs... gibi platformlarda iletişim kuran, bilgi paylaşımında bulunan, yapılan ortak organizasyonlarla bir araya gelen hiç de azımsanmayacak sayıda Vosvos sahibi bulunmakta. Bu dernek ve benzerleri ile irtibatta olan Vosvos kullanıcıları bazen bir eylem, bazen uzun yol organizasyonları, bazen piknik, panayır ve bunlara benzer daha birçok buluşma ve toplantı tertipleyerek, Vosvos tutkusunu sürekli canlı tutup, aralarına yeni Vosvos kullanıcılarını da katarak yollarına devam ediyorlar.
Peki maddi durumları çok daha yeni model, daha güçlü, daha konforlu araçları bile zorlanmadan alabilecek insanların bile Vosvos’tan vazgeçmemelerinin nedeni nedir? Birçok Vosvos kullanıcısının verdiği ortak cevap; bu aracı kullanan herkesin duygusal bir bağ kurduğu ve bu bağın birçok şeyden çok daha derin ve vazgeçilmez olduğu…
Bunny Monro’nun Ölümü
Nick Cave benim için öncelikle başarılı bir müzisyendir. Kendisini müziğiyle tanır, müziğiyle severdim. Bunny Monro’nun Ölümü’nü okuduktan sonra ise durum değişti. Cave, artık yeni kitabını merakla bekleyeceğim bir yazar.
Öncelikle Bunny Monro’nun Ölümü’nün arka kapağında yeraltı edebiyatı olarak belirtilen tür bilgisine kanmayın. Biliyorsunuz, ülkemizde yeraltı edebiyatı denilince akıllara öncelikle Bukowski, Chuck Palanhiuk gibi isimler gelmekte. Bu yazarları diğerlerinden ayıran özelliklerinin ise cinselliği günlük hayatında kullandıkları dille anlatmaları ve küfürleri yazmaktan çekinmemeleri olduğunu düşünüyorum. Yoksa diğer yazarlardan bir farkları yok. Hayır, yeni bir buluş da değil ki bu küfürlü ve pornografik anlatım. İlklerden olan ve şu anki örneklerinden çok daha edebi bir şekilde bunu yapabilen bir Sade örneği var aslında önümüzde.
Siren Yayınlarından Ali Pardo’nun çevirisiyle çıkan Bunny Monro’nun Ölümü’ne gelirsek; yazar kesinlikle kendi fantezilerini, kendi boş vermiş yaşamını, kendi küfürleriyle anlatmamış Bukowski gibi. O nedenle de benzerlikten bahsedenlere anlam veremiyorum. Cave, romanda çok profesyonel bir duruş sergiliyor. Anlatıcı ile başkarakterini birbirine karıştırmamayı başarıyor. Küfür eden Bunny Monro, sapık olan Bunny Monro, her saniye vajina hayaliyle yaşayan da Bunny Monro… Bu karakteri yazmak istiyorsanız, bu şekilde yazabilirsiniz. Bunun yeraltı olmayan bir yolu zaten yok.
Yanlış anlaşılmasın; kitap sadece “nemfoman bir adamın günlüğü” değil. Bunny’nin yanı sıra, mükemmel çizilmiş bir çocuk karakteri olan dokuz yaşındaki oğlu Bunny Junior da giriyor hayatımıza.
Babasından daha olgun, asıl çocuk olan Bunny Monro’yu içimizi parçalayacak kadar çok seven Bunny Junior’ın, o hayattan kurtuluşu için dua ederken buluyoruz kendimizi.
Aynı şekilde her ne kadar sinirlerimizi gerse de, gördüğü her kadının vajinasını hayal eden, günde neredeyse 31 kere mastürbasyon yapan, başını beladan belaya sokan, deli gibi içen, taze dul Bunny Monro’nun da ilerleyen her sayfada biraz daha dibe batışını korkuyla izliyoruz. Her aptalca hareketinde geriliyor, bu sefer nasıl sıyıracağını düşünerek hayıflanıyoruz. Bu da, bu kadar itici bir karakter için bile, bizi endişelendirebilen Nick Cave’in bu konudaki başarısının göstergesidir.
Kitabın en hoş esprilerinden biri de iki sayfada bir ya Avril Lavigne ya da Kyle Minogue fantezisinin yer alması. Bunny’nin bu iki kadının her ayrıntısını ayrıntılı bir şekilde hayal etmesinin başına iş açıp açmayacağı Cave’e sorulduğunda, daha önce “Where the wild roses grow”da birlikte düet yaptığı Minogue’a mektup yazarak Bunny adına özür dilediğini ve Avril’e de aynı şekilde bir özür mektubu yazmasına rağmen, bunu gönderecek adres bulamadığını söyler. Bir an herhangi bir Türk yazar, herhangi bir Türk pop şarkıcısı hakkında böyle fanteziler yazsa, neler olacağını da düşünmedim değil.
Kitap: Bunny Monro’nun Ölümü
Orijinal Adı: The Death of Bunny Monro
Yazar: Nick Cave
Çeviren: Avi Pardo
Yayınevi: Siren Yayınları
NE KADAR PARA O KADAR FUTBOL
Futbolla uzaktan yakından ilişkisi olmayanların yıllardır değişmeyen klişeleşmiş cümlesi şudur; ‘’ bu kadar konuşulacak ne var’’.
Aslında konuşulanlara bakınca neredeyse tüm yorumlar, yapılan analizler, yaşanan olaylar üç aşağı beş yukarı benzerlik gösteriyor. Hatta televizyonlarda her turnuva, lig, kupa maçları öncesi ve sonrası yapılan programların reklamlarında bile bir benzeşme söz konusu olmaya başladı ‘’konuşulmayanların konuşulduğu tek program’’ diye yapılan reklamların program başladıktan sonra diğerlerinden içerik olarak hiçbir faklılığı olmadığı hemen anlaşılıyor.
Yanı kısacası futbol özellikle ülkemizde ve bizim gibi henüz dünyanın sayılı ligleri arasında gösterilmeyen liglerde anlık, günlük, haftalık olarak planlanıyor, oynanıyor, yorumlanıyor. Aslında konuşulması gereken uzun vadede nasıl bir planlama yapılması gerektiği iken anı, günü, haftayı kurtarma çabası bu liglerin üst düzey ligler ve takımları ile boy ölçüşmesini tesadüflere bırakıyor.
Evet para futbolun can damarı, milyon dolarlar, milyon avrolar, milyon liralar üzerinden yapılan transferlerle oluşturulan takımların milyonları futbol izlemeye takip etmeye çekmesinden bunu net bir şekilde anlayabiliyoruz. Ama gözden kaçan bir nokta var ki tamda her şeyin konuşulduğu iddia edilen hiçbir yerde konuşulmayan bir nokta.
Ne kadar çok para harcanırsa o kadar iyi futbolcu alınabilir ve oluşturulan takımın içinde bu futbolculardan ne kadar çok olursa o takım en iyi takım olur mantığı bir yere kadar doğru, fakat yanlış olan ise sadece çok yetenekli oldukları için büyük paralar harcayarak aldığınız futbolcuların kendi başlarına başarılı olamayacaklarıdır. Oluşturduğunuz takımın antrenmanlarını yapacağı sahanın çimleri, kondüsyoneri, idman sonrası kullanacakları tesisleri, maç yapmak için çıktıkları stadyumların zeminleri, taktik ve teknik olarak tüm bu yetenekleri tam kapasiteyle ortaya çıkaracak olan sistemi oluşturacak olan teknik direktörleri, hatta belki de en önemlisi bu kadar üst düzey futbolcuların oynadığı takımların maçlarını yönetecek hakemleri, en az transfer edilen oyuncular kadar önemsemeden oluşturulan hiçbir yapı bir önceki günden daha farklı olmayacaktır.
Bu bahsettiğimiz koşulları gerçekleştirmiş veya gerçekleştirmeye yakın tüm ülke ve kulüpler zaten yıllardır tüm uluslararası kupa ve turnuvalara değişmeli olarak ambargo koymuşlardır. Bu ülke ve kulüplerde oynayan oyuncuların yaşları ilerledikçe yada ağır sakatlıklar geçirdikten sonra kendi lig ve kulüplerinde oynama şansları azaldığından biz ve bizim gibi liglere transfer olduklarına her yıl şahit oluyoruz. Evet bu oyuncuların tecrübeleriyle ve yetenekleriyle liglerimize kattıkları çoğu zaman tartışılmaz düzeydedir. Ancak bu durumda da Milli takım düzeyinde yapılacak olan maçlarda, ligimizin aslında hiç de düşünüldüğü kadar kaliteli olmadığı kaybedilmiş olan bir dört yıl söz< konusu olduğunda ortaya çıkıyor.
Yani acil olarak yapılması gereken kulüplerin bir sezon için ayırdıkları bütçenin neredeyse yarısını harcayarak transfer ettiği bir oyuncunun şapkasından tavşan çıkarmasını beklemek yerine, parayı akılcı kullanarak, yapılacak olan bahsettiğimiz yatırımlar doğrultusunda kaybedilecek bir yıl hesabından çıkıp kazanılacak on yılların hesabı üzerinde kafa yormaya başlamaktır.
Fleur de Lys’in Hamburgeri
Hamburgeri kim sevmez? Hayatımıza girdiğinden beri baş tacımız olan hamburger, hızlı yenebilme özelliğinden ziyade her bütçeye uygun fiyatıyla da ister eve sipariş verelim, ister de dışarıda yiyelim, ilk tercihimiz olmaya başladı. İsmini New York’un Hamburg kasabasından alan, ilk defa Frank ve Charles Menches kardeşler tarafından 1885 Erie Kasaba Fuarı’nda sosis bittiği için pişirildiğine inanılan hamburger, aynı zamanda öğrenci dostu bir yiyecektir. Tek bir hamburgerle saatlerce oturabildiğiniz fast food restoranları, öğrencilerin manita yapması için ideal yerlerdir.
Yalnız bu sınıfın dışında kalan
bir hamburgerci var ki, cüzdanlara zarar… kendisi Las Vegas’taki Mandalay Koyu’nda bulunan Fleur de Lys… Burada hamburger yemek her babayiğidin harcı değil. Kaz ciğeri, siyah yer mantarı ve Chef Keller’ın özel mantar sosu ile süslenen, özel brioche ekmekleri ile servis edilen, Kobe köftesinden yapılan bu hamburgerin menü fiyatı $5000! Evet yanlış duymadınız, bu menüyü tadabilmek için 5000 dolara ihtiyacınız var. Tabi menünün içinde bir şişe 19 yıllık Chateau Petrus da mevcut. E bu hamburgerle kola içecek halimiz yok tabi.
Islak Hamburger
Hamburgeri herkes sever. 1980’lerde ülkemize de teşrif ettiğinden beri fast food sınıfında olmasına rağmen asla hızlı yenilmeyen, fiyatı da ülkemizde neredeyse lüks sınıfında olan bir yiyecektir hamburger. Neyse ki her ithal ürüne yaptığımız gibi hamburgerin de yerli versiyonunu üretmekte gecikmedik.
En müthiş Türk icatlarından biri olan Islak Hamburger özellikle alkollü bir gecenin ardından yenebilecek en lezzetli, en sosyal yiyecektir. Saatlerdir içen grubun bir süre de ayakta Taksim Meydanı’nda oyalanmasını sağlar.
İlk kez Kristal Büfe tarafından keşfedildiği öne sürülen ıslak hamburgeri an itibariyle en güzel yapan Taksim Kızılkayalar Büfe'dir. Zira ıslak hamburgere kimileri Kızılkayalar Hamburgeri de der.
Yokluktan falan değil, tamamıyla Türk damak tadına daha uygun lezzetleri deneme amacıyla üretilmiştir. Sarımsaklı domatesli sos hamburgere çok yakışır. Bunu hala fark edememiş büyük hamburger zinciri firmaları şaşkınlıkla karşılıyoruz.
Islak hamburger aynı zamanda çok da ucuzdur. Sadece 2 TL.’ye bu mükemmel lezzete ulaşabilirsiniz.